Kadir Has Üniversitesi Film ve Drama yüksek lisansındaki tez çalışmamda, uzun zamandır oyunculukla ilgili zihnimi kurcalayan bir sorunun peşinden gittim: Bir oyuncu bir şeyi yalnızca hayal ettiğinde, bedende gerçekte ne olur?
Oyunculuk eğitiminde imgelemden çok sık söz ederiz. Oyuncudan içinde bulunmadığı bir durumu hayal etmesini, olmayan bir kişiyi görmesini, geçmişte yaşanmamış bir olaya inanmasını ya da metnin verili koşullarını kendi deneyiminin parçası hâline getirmesini isteriz. Fakat imgelemi yalnızca zihinsel bir resim üretmek olarak düşündüğümüzde bence oyunculukta olan şeyin önemli bir bölümünü kaçırıyoruz.
İmgelem yalnızca zihinde gerçekleşen bir temsil olmayabilir. Bedeni de organize eden somatik bir süreç olarak düşünülebilir.
Benim tezde özellikle ilgilendiğim nokta buydu.
Eylem, beden ve psikoteknik
Bu soruyu Stanislavski'nin psikotekniğinde merkezi bir yere sahip olan eylem kavramıyla birlikte ele aldım. Stanislavski Sistemi oyuncunun düşüncesi, bedeni, dikkati, itkisi ve eylemi arasında keskin sınırlar kurmaz. Psikolojik olanla fiziksel olan sürekli birbirini etkiler.
Ben de bu ilişkiye Antonio Damasio'nun sinirbilim alanında geliştirdiği Somatik İşaretleyici Hipotezi üzerinden bakmayı denedim.
Damasio'nun yaklaşımında karar verme yalnızca soyut ve rasyonel bir hesaplama değildir. Geçmiş deneyimlerle ilişkilenen beden durumları, seçeneklerle karşılaştığımızda süreci yönlendiren sinyaller üretebilir. Somatik işaretleyici dediğimiz şey, kabaca, bir durumun ya da olasılığın beden üzerinde bıraktığı ve sonraki seçimlerimizi etkileyebilen izdir.
Benim için oyunculuk açısından heyecan verici soru şuydu:
Bir oyuncunun imgelediği koşullar da benzer biçimde beden üzerinde anlamlı bir durum yaratabilir mi?
Başka bir deyişle, oyuncunun “bu sahnede korkmalıyım” diye kendisine bir duygu emretmesinden farklı olarak, gerçekten verili koşulları imgelemesi, bedensel sistemin o duruma cevap üretmesine katkıda bulunabilir mi?
İmgelemi somatik düzlemde düşünmek
Bu soru bugün oyunculuk eğitimine bakışımın da merkezinde duruyor.
Bir oyuncuya öncelikle nasıl hissetmesi gerektiğini söylemenin çoğu zaman verimsiz olduğunu düşünüyorum. Bunun yerine koşulları, ilişkiyi, isteği ve karşısındaki engeli mümkün olduğunca somutlaştırmaya çalışıyorum.
Neredesin?
Karşındaki kim?
Ondan ne istiyorsun?
Bunu neden şimdi istiyorsun?
Önünde ne var?
Oyuncu bu koşulları gerçekten hayal edebildiğinde ve onların içinde eyleme geçtiğinde, beden yalnızca verilen komutları yerine getiren bir araç olmaktan çıkar. Algı, dikkat, nefes, kas tonusu, ritim, partnerle kurulan ilişki ve eylem birbirini etkilemeye başlar.
Bu yüzden benim için imgelem “kafada bir görüntü oluşturma” tekniği değildir. Oyuncunun organizmasını koşullara açmanın yollarından biridir.
Sinirbilim oyunculuğa reçete vermez
Burada sinirbilimi oyunculuğa yapıştırıp, “bilim artık oyunculuğun böyle yapılması gerektiğini kanıtladı” gibi bir iddiam yok. Tam tersine, beni ilgilendiren şey iki alan arasında soru üretmek.
Oyunculuk yüzyıllardır beden, duygu, bellek, dikkat, algı ve eylem üzerine pratik bilgi üretiyor. Sinirbilim ise bu süreçlerin organizmada nasıl meydana geldiğine ilişkin giderek daha ayrıntılı modeller geliştiriyor. Bu iki alanın birbirine söyleyebileceği çok şey olduğunu düşünüyorum.
Bu merak benim pedagojimde de devam ediyor.
Bilimsel düşünceyi pedagojide kullanmak
Oyunculuk eğitiminde geleneği küçümsemeden ama yöntemleri dokunulmaz dogmalar hâline de getirmeden çalışmayı önemsiyorum. Bir egzersizin neden işe yaradığını, hangi koşullarda işe yaramadığını ve oyuncunun bedeninde, dikkatinde ya da davranışında gerçekte neyi değiştirdiğini merak ediyorum.
Bilimsel araştırmadan oyunculuk dersine doğrudan reçete çıkarmak mümkün değil. Fakat bilimsel düşüncenin pedagojide çok değerli bir tarafı var:
Gözlemlemek, soru sormak, varsayımlarımızı sınamak ve işe yaramayan şeyi sırf gelenekten geliyor diye korumamak.
Bugün “istek, engel, eylem” üzerinden kurduğum çalışma biçiminin akademik köklerinden biri de burada yatıyor.
Oyuncunun duyguyu göstermesine değil, içinde bulunduğu koşulları gerçekten algılamasına; bir şey istemesine, engelle karşılaşmasına ve bunun karşısında eylem üretmesine çalışıyorum.
Benim için sahici oyunculuk çoğu zaman duyguyu üretmeye çalıştığımız yerde değil, imgelem bedene değdiğinde ve beden eyleme geçtiğinde başlıyor.